ÜSKÜDAR TOPTASI ATIK VALIDE SULTAN CAMII

Atik Valide Sultan Camii; Nurbanu Valide Sultan Camii veya müftülük kayıtlarına göre Atik Valide Camii; İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında  Üsküdar Toptaşı  1583 yıllında Sultan II.Selim'in eşi, Sultan III.Murat'ın ise annesi Afife Nur-Banu Valide Sultan tarafından Mimar Sinan'a yaptırılmış olan külliyenin bir yapısıdır. Nurbanu Valide Sultan Külliyesi, cami, medrese, tekke, sıbyan mektebi, kervansaray, hamam,  darülkurra, darüşşifa'dan oluşur. Külliye alan olarak İstanbul’da yapılmış en büyük külliyelerden biridir. Anadolu yakasının en büyük külliyesidir. Geniş bir bölgeye yayılan külliye binaları güç bir arsada seviye farkı ile sıralanmış, aradan sokaklar geçirilmiş. Bu binalar içerisinde, günümüzde sadece cami ve 16. yüzyıl ayrıntılarını kaybetmiş olan hamam özgün işlevini sürdürmekte. Önceleri Valide Camii olarak anılan külliye, Sultan III.Ahmet’in annesi Gülnuş Valide Sultan’ın Üsküdar İskele meydanında 1708-10 tarihlerinde inşa ettirdiği Yeni Valide, Valide-i Cedit gibi isimlerle anılan külliyesinden ayırt edilebilsin diye 18.yüzyıldan itibaren Eski Valide, Atik Valide veya Valide-i Atik gibi isimlerle anılır olmuş.

Nurbanu Sultan’ın kaderi de Osmanlı Sarayı’ndaki pek çok kadından farklı değil aslında: Venedik’e bağlı Korfu adalarından Paros Beyi’nin kızı Cecilia Venier Baffo; 11 – 12 yaşlarında Barbaros’un adayı işgali sırasında İstanbul’a getirilir. İstanbul’da dönemin en ünlü ticaret merkezi olan Pera’daki köle tacirlerinden birine satılır önce oradan da bir saray görevlisine. Küçük yaşında kendini Osmanlı Sarayı’nda bulur Cecilia. Saraydaki diğer hizmetçiler gibi eğitimden geçirilirken, dönemin Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan’ın dikkatini çeker. Zekasından son derece etkilendiği bu küçük kızı, Manisa sancağına eğitime yollar Hürrem Sultan. Aradan birkaç yıl geçer, Hürrem Manisa sancağını ziyarete gitmiştir ve sarayın bahçesinde gezerken uzun boylu hafif balıketli ve mükemmel gözlere sahip bir kız görür. Bu güzel kız Cecilia’den başkası değildir. O anda verir kararını, bu kızı vakti gelince oğullarından biriyle evlendirecektir. Hürrem kızın geleceğinden o kadar emindir ki adını “Nurbanu” koyar yani tanrının ışığını saçan kraliçe. Venedik’li Cecilia, Nurbanu’dur artık ve Harem’de musiki, okuma- yazma, elişi eğitimleri alır dört yıl boyunca.

Hürrem’in dediği olur sonunda ve Nurbanu, Hürremin oğlu Şehzade Selim ile evlenir. Selim Nurbanu’yu ilk defa evlendikleri gün görmesine karşın ona büyük bir aşkla bağlanır. Selim’in Nurbanu için yazdığı şiirler divan edebiyatının en güzel eserleri arasında gösterilir. ‘Önümden geçip giderken ayağının bastığı yerler bir gül bahçesine dönüşüyor ve sana seslendiğimde bana baktığın zaman sanki zaman duruyor’ der Nurbanu için, Selimi mahlasıyla şiirler yazan Selim.

Sultan Selim tahta geçtikten sonra hayatına pek çok kadın girse de hiçbiri Nurbanu’nun Selim üzerindeki etkisini kıramaz. Venedik’te Osmanlı arşivlerinde saklı diplomatik yazışmalardan öğreniyoruz ki, Nurbanu Sultan bu dönemde eski vatanına Osmanlı sarayından bile hizmet vermeye devam eder. Hatta bir savaşı da engeller. Venedik’te, kiliseye yardımlar yapar ve Padişah’ın izniyle uzun yıllar ailesini arar. Nihayet yeğenini bulur, İstanbul’a davet eder, bu, Venedik Senatosu’nda tartışılır sorun olur.

Sultan Selim’in 21 Aralık 1574 tarihinde ölümü üzerine ise, Nurbanu Sultan’ın tek oğlu Murat padişah olur ve Nurbanu Sultan’da Valide Sultan ünvanını alır. Sultan Selim üzerindeki etkinliğini oğlu Murat’ın saltanatı sırasında sürdürmeye devam etse de bir rakibesi vardır artık. Yapım masraflarını kendi gelirinden karşıladığı külliyesinin 1583 tarihinde tamamlanmasının hemen ardından 7 Aralık 1583 tarihinde oğlu III. Murat’ın saltanatı döneminde vefat eder Nurbanu Sultan ve Ayasofya Camii’nde bulunan eşi II. Selim Türbesi’ne defnedilir.

Caminin mimari planı bir dikdörtgendir. Caminin merkezi kubbesi altı dayanak üstündedir. İki yanından ikişer yarım kubbeyle çevrelenmiştir. Dışarı doğru çıkıntılı mihrap tarafında beşinci yarım kubbe bulunmaktadır. Mihrap tarafındaki çiniler, İznik çinilerinin en güzel örneklerindendir. Cami, 1579’da büyük usta, ustaların ustası Mimar Sinan tarafından tamamlandığında günümüze ulaşan yapının altıgen planlı orta bölümünden ibaretti. 1583’de ise iki yana ikişer kubbe eklenerek genişletilir. Bu dönem de Sinan artık iyice yaşlanmış ve çeşitli inşaatlarda yardımcılarını görevlendirmeye başlamış olduğundan bu ikinci aşamadaki tasarım Sinan’ın çıraklarından olan Davut Ağa tarafından üstlenilmiş olabilir. Camiye son eklemeler 1834’de Sultan II. Mahmut döneminde yapılır ve caminin güneybatı köşesine bağımsız girişi bulunan bir hünkar kasrı ve hünkar mahfili inşa edilir. İmaret ve darüşşifa, 1807’den 1865 yılına kadar kışla olarak kullanıldıktan sonra, darüşşifa, 1865 ve 1870’de İstanbul’da yaşanan büyük kolera salgınlarında önemli rol oynar. Bütün şehri kırıp geçiren ve 15 bin kişinin ölümüne neden olan kolera hastalığının tedavi merkezi Atik Valide Darüşşifası’dır o günlerde. Salgının ardından bina, bir süre askeri depo olarak kullanılır.

Tarihler 1873’ü gösterdiğinde Süleymaniye Darüşşifası’nda başka bir bulaşıcı hastalık ortaya çıkar ve burada bulunan akıl hastalarının nakledilmesi gerekir. Adres, Atik Valide Darüşşifası’dır. Yeni adıyla yani Toptaşı Bimarhanesi olarak kayıtlara geçen hastanenin ilk doktoru İtalyan asıllı Mongeri’dir. Darüşşifa binası kadın, darülhadis medresesi erkek akıl hastaları için kullanılır. Zaman zaman hastalar müzikle tedavi edildiğinden gramofon bile alınır. Söz konusu Bimarhane, 1927 yılında hastanenin başhekimliğini de yapan ünlü psikiyatrist Mazhar Osman’ın çabalarıyla Bakırköy Akıl Hastanesi kurulana kadar önemli hizmetler verir. 1935 yılında Gümrük ve Tekel Bakanlığı tarafından, Tütün Bakım Atölyesi olarak kullanılmaya başlanan darüşşifa, 1977-1999 yılları arasında Üsküdar İmam Hatip Lisesi’dir artık. Öyle ki Yılmaz Güney, pek çok film ve senaryo çalışmasını burada gerçekleştirir hatta “Sürü” filminin ilk provalarını da dışarıdan çağırdığı oyuncu arkadaşlarıyla burada yapar.

Külliye’nin ana yapısı olan camiyi, U biçiminde kavrayan revaklı avlu, arkadan dönerek kıble duvarı ile birleştirilmiş. Üç taraftan merdivenle çıkılan kubbeli girişler avluya açılmakta. Avlunun merkezinde, onarım görmüş çokgen hazneli şadırvanı görürüz önce. Bu avluyu geçerek ulaştığımız cami, ortada aynalı tonoz, yanlarda ikişer kubbeli son cemaat yeri revakı, üç yönden de düz çatılı bir dış revakla kavranmış durumda. 19.yüzyılda tamir gören minareler, son cemaat yerinin iki yanından yükseliyor, hem dışa, hem cami içine açılan kapıları mevcut. Altı dayanaklı gruba giren yatık dikdörtgen biçimindeki cami de orta kubbe ki burası Mimar Sinan’ın yaptığı ilk yapıdan kalma, dört köşeye eksedralarla bağlanmış, çıkıntılı mihrap bölümü, yarım kubbe ile örtülmüş ve yanlara doğru ikişer küçük kubbe ile genişletilmiş. Cami üç taraftan üst mahfillerle çevrilmiş. Mihrap bölümü, yan duvarlar, bahar açmış dallar, natüralist çiçekler, vazodan gelişen kompozisyonlu panolar ve kitabe kuşağı olarak en kaliteli İznik çinilerinden zengin bir süslemeye sahip. Geometrik örnekli şebekelerle mermer minber ağaç işleme vaaz kürsüsü, caminin yapıldığı dönemden kalma.

Daha alçak seviyeli ve çarpık planlı medrese, kuzey taraftan caminin avlu duvarları ile birleşir ve merdivenli bir geçitle cami avlusuna açılır. Revaklar arasında medrese hücreleri ocaksızdır. Dersane dışa çıkıntı yapar. Caminin güneyinde kalan sıbyan mektebi, kare duvarlar üzerine tek kubbeli bir yapı olup, cami ile arasında duvarla çevrili hazire bulunur. Çok tadilat gördüğü için orijinal halini koruyamayan yapı, 18. yüzyılda kütüphaneye dönüştürülmüş, 19.yy sonlarına kadar bu yeni kullanımını sürdürdükten sonra terk edilerek harap olmuş, külliye darülhadis ve darülkurra binalarının cezaevine çevrildiği yıllarda ise cezaevini koruyan Jandarma Bölüğü’nün emrine verilmiş.

Caminin batısında yine ayrı bölüm halinde büyük ölçüde planlanmış olan külliyenin imaret ve darüşşifası yan yana yapılmış olup, bunların üst tarafında kervansaray veya misafirhane binası yer almış. Bu binaların hemen önünde de uzun yıllar cezaevi olarak kullanılan külliyenin darülhadis ve darülkurra binaları yer alır. Cami avlusunun doğusunda bulunan külliyenin tekkesi bir medrese binası tarzında olup etrafında hücreler, ortasında da büyük bir avlu dikkat çeker. Külliyeden epeyce uzakta kalan müşterek külahlı çifte hamam, tekne tonozlu soğukluk, ortası kubbe, iki yanı tonozlu birer ılıklık ve büyük kubbeli sıcaklıktan oluşur.